28 Ağustos 2007 Salı

Ben Tarikatı

Günümüz Türkiye'sinde gazetecilerden oyunculara, politikacılardan işadamlarına kadar pek çok insan "ben tarikatı"nın müridi. Bu insanlar kendilerine tapınmayı var olma sebebi haline getirmiş durumdalar. Onlara kalırsa hayatın asıl amacı, ne pahasına olursa olsun, başarmaktır. Başarabilenler, hak ettikleri için başarmıştır. Başaramayanlar ise zaten yeteneksiz ve hak etmemiş insanlardır. "Ben tarikatı"nın müridanı, kendilerini her dem yeniden pazarlama hevesindedir. Gazetelerin magazin sayfalan, bu itibarsız şöhretlerin şişmiş egolarıyla dolu.
Modern dünyada başarının her şeyi meşrulaştıran bir işlevi var. Kişi başarı merdivenlerini tırmanmışsa, oraya hangi yöntemleri kullanarak ulaştığı sorgulanmıyor. Başarının bireye kendisini diğer insanlardan üstün görme hakkı verdiği kabul ediliyor. Benlikleri kutsamanın en önemli vasıtalarından biri başarı. Ama neyi başarmak? İyi bir bilim adamı olmanın, hayırseverliğin veya dürüst bir yurttaş olarak kalmanın günümüz Türkiye toplumunda şöhret, para ve iktidara tahvil edilebilir bir tarafı yok. Başarı, günümüz Türkiye'sinde şöhret, para ve iktidarın kapılarını açabildiği sürece anlamlı.
Başarının güncel tanımlanma biçimiyle ilgili olarak şöyle bir sorun var: insanlar topluma, kültüre, insanlığa sunabildikleriyle değil, kendilerine sunabildikleriyle başarılı sayılıyor. O yüzden ünlü ekran yüzlerini, cemiyet sayfası gediklilerini, bir sosyal sorunun çözümünde öncülük ederken göremiyoruz. Onlara para ve itibar olarak geri dönmüyorsa neden değerli vakitlerini heba etsinler, değil mi?
Günümüzde benliğin kendisi, tek başına bir değer sağlayıcı haline geldi. "Benim için iyi olan, iyidir" diyoruz. Bir dünya görüşüne, bir dine, bir anlam çerçevesine atıf yapmamıza gerek yok. Kişisel çıkarlarımıza hizmet ediyorsa, ahlakın genel kurallarından bağımsız olarak, o şey iyi sayılıyor. Benliğin üstünde bir ahlaki otorite yoksa, bireyin teslim olacağı bir ahlak kodu yürürlükte değilse, o zaman kişinin toplumsal faydayı değil de kişisel faydayı yeğlemesi meşruiyet kazanıyor. Dostoyevski'nin bilinen cümlesiyle söylersek, "Tanrı yoksa her şey mubahtır". Doğru ve yanlış, iyi ve kötü hakkında nesnel ölçütler ortaya konulamıyorsa, o zaman herkes kendi benliğini kendisine rehber edinecektir. Ahlak artık kişisel bir sorun ve bireysel bir karardır.
İnsanın "kendisini tavaf eden hacı" olduğu bir zamanda, ilişkiler de kısa ömürlü ve yüzeysel. Coğrafi hareketlilik mekâna sadakati ortadan kaldırıyor, insan ilişkilerinde diğerkâmlık ve sadakat mumla aranıyor. Güven aşınıyor. Sadece kendi benliklerini referans alan insanlar, bir diğerine şüpheyle bakıyor. "Beni kullanmak istiyor olmasın? Beni sömürerek kendisine menfaat sağlayacak olmasın?" tarzı şüpheler, dostluk ve dayanışmanın altını oyuyor. Hiçbirimiz karşımızdaki insanın aklını okuyamayız. Ama toplumsal hayat asgari bir güven duygusuna gereksinir, diğer insanların iddia ettikleri ve göründükleri kişi olduklarına inanmamızı gerektirir. Sağlıklı bireyler olmak için başkalarına ve dünyaya karşı temel bir güven duygusu geliştirebilmemiz icap eder. Maalesef günümüzün ruh iklimi fazlasıyla karamsar, duygusuz ve şüpheci. Hayatın sunduğu yegâne armağanın "dünyevi zevkler" olduğunu düşünen "ben tarikatı" üyeleri, yabancılaşmanın öncü kuvveti olarak, "anlam krizi"ni tırmandırıyor. Altmışlı yılların dünyayı değiştirebileceğine inanan iyimser insanlarının yerini, iki binli yıllarda şüpheci, ümitsiz, bitkin ve karamsar bir kuşak almış durumda. Kendi hayatını efsaneleştirerek, kendi benliğine tapınarak anlam buhranına çare arayan bir kuşak karşısındayız. Hayat "ben"le başlıyor ve "ben"le nihayet buluyor. Güven, inanç ve imanın bittiği bir noktada îslamcısından solcusuna, Atatürkçüsünden sağcısına dek "dava delisi" insanlar kayıplara karışıyor ve insanlar bir üst kimlik olarak "ben tarikatı"nda buluşuyor. Geçmişin kesin inançlıları, bugün para, şöhret ve iktidar olarak geriye dönecek bir başarının izini sürüyor.
Katı olan her şey buharlaşıyor.
Ben Tarikatı, Doç. Dr. Kemal Sayar, Aktüel Dergisi, Sayı:67 / 19-25 Ekim 2006, s.43.

11 Temmuz 2007 Çarşamba

Günaha Bakmak

Mevsimlik musibetlere karşı kendinizi korumaya alıyor musunuz?
SAMİ USLU
Önemli bulduğum 'mevsimlik musibet' konusunu şu yaz döneminde bir daha düşünmeye ne dersiniz? Üzerinde durmaya değer mi?

'Mevsimlik musibet' ifadesiyle neyi mi arz etmeye çalışıyorum?
Sabır gösterir de yazıyı sonuna kadar okuma lütfunda bulunursanız konuyu kolayca anlayacak, gerçekten de üzerinde durmaya değen bir mühim mesele diyerek siz de düşünmeye başlayacaksınız. Sözü daha fazla uzatmadan mevsimlik musibetten kastımızı ve korunma çarelerini arz etmeye çalışayım.

Efendim, bilindiği üzere geçmişte sokak bugünkü kadar bozulmamış, toplum hayatında kötülükler kol gezer hale gelmemişti. O yüzden o günkü insanlardaki dindarlık, ahiretini kurtarma gayretinden başka mânâya gelmiyordu. İnsanlar sadece ahiretini kurtarmak için dindarlaşıyor, mazbut olma gereği duyuyorlardı. Bugün de öyle mi?... Hayır, bugün durum çok farklı. İnsanlar ahiretini kurtarmak niyetinden önce dünyalarını kurtarmak için de dindarlaşıyorlar, dindarlıktan faydalanıp kol gezen kötülüklerden kendilerini, aile, çoluk çocuklarını dindarlıkla korumaya çalışıyorlar. İsterseniz bakın toplum hayatına. Her geçen gün yaygınlaşan kötülüklerden, bağımlılık ve ahlâkî yozlaşmadan kendilerini en çok koruyanlar dindar olanlardır. Dinine bağlı kalanlardır. Çünkü dinin insanı kötülüklere iten zaaflar hakkında yasaklayıcı hükümleri vardır. Bu hükümlere itaat eden dindarlar sadece ahiretini kurtarmakla kalmıyor, dünyalarını da kurtarıyor, gittikçe yaygınlaşan günah bağımlılıklarından aile ve çocuklarını da muhafaza ediyorlar. İsterseniz İsra Sûresi'nin 32. ayetinin koruyucu ikazına bakın:

- 'Zina yapmayın!' demiyor, 'Zinaya yaklaşmayın!' diye ikaz ediyor. Çünkü asıl mesele yanlışlara yaklaşmamaktadır. Yaklaşmayanın korunması kolay olur. Yaklaştıktan sonraki tahriklere dayanmak zorlaşır, ateşe yaklaşanın isabet alması ihtimali gibi tehlike belirir. Onun için kötülüklere vesile olabilecek, davetçilik mânâsına gelebilecek tahrikçi ve teşvikçi görüntüleri de yasaklayan din, müstehcene bakılmasını da caiz görmüyor, müstehcen dolaşılmasını da... Hatta bu bakma konusunda bir diğer ayetin emri de bir başka koruyucu özellik arz ediyor, bir de ona bakın lütfen:

- "İnanmış erkek ve kadınlar gözlerini harama bakmaktan kapasınlar! (Nur, 30)

- Gözleri kapamak mümkün mü? Hayır. Ya niçin kapasınlar diyor?

- Öylesine gözlerini harama bakmaktan, müstehcene nazar etmekten korusunlar ki, sanki gözleri kapalıymış gibi hayallerini bile tertemiz, pırıl pırıl tutsunlar, zihinlerini kirlenmekten korusunlar... mesajını veriyor.
Nitekim İmam-ı Şibli bu ayeti tefsir ederken: "Sadece kafa gözlerini kapamakla kalmasınlar, kalp gözlerini de kapalı tutsunlar, hayallerine almasınlar haramları, müstehcenleri, kötülükleri..." diyor, hayali dahi tertemiz tutmak istiyor.

- Gözle bakış konusunda neden bu kadar ısrarlı ikaz ediliyor inanmış insanlar?

- Çünkü bütün günahlar, ahlakî bozulmalar gözle, bakışla başlar, bakışın ısrarıyla baskı artar, sonra fiilî günaha dönüşür. Üstelik gözler baktıklarının resimlerini de çeker, hayalhanesine depo eder. Nereye gitse, nerede olsa artık çektiği bu resimler hayal âleminde gözlerinin önündedir. Öğrenciyse dersine tam çalışamaz, işçi ise mesleğine tam yönelemez, fikir adamıysa zihnini toparlayamaz, derken her konuda gerileme, düşüş başlar bakışlarını korumayanlarda. Bu duruma düşmemek için din yasaklar koyar, mensuplarını böylesine gerilemelere maruz kalmaktan kurtarır. Bundan dolayı söylemiş Bediüzzaman Hazretleri, kitaplık çaptaki şu meşhur sözünü:

- "Dünyasını kurtarmak isteyen dinine sarılsın. Ahiretini kurtarmak isteyen dinine sarılsın. Her ikisini de kurtarmak isteyen dinine sarılsın!"
Ne dersiniz, mevsimlik musibetten kendimizi koruma azim ve aşkımız ne haldedir? Yılandan, akrepten kaçar gibi kaçıyor muyuz müstehcenlerden, müstekrehlerden? Salgın haldeki zaaflardan... Yoksa (Allah korusun) battı balık yan gider tekerlemesini mi fısıldıyoruz içimizden? Bence bütün bir yaz boyunca bu sorular vicdanımızda sorulmalı, cevabı da ciddi şekilde düşünülmelidir. Şayet yaygınlaşan yaz günahlarından kendimizi koruma azmimizi koruyorsak tabii...
03 Temmuz 2007, Salı
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=559045

28 Haziran 2007 Perşembe

Mevlana ve Sema

Mevlana belli bir düzen içinde sema yapmamıştır. Mevlana, çarşıda,
sokakta, evde; yani, gönlüne aşk ışığı yansıdığı sürece kendinden
geçerek dönmeye başlamıştır. Mevlana'nın vefatından sonra oğlu Sultan Veled'in babasının eserleri ve öğretilerinin yasanıp yaşatılması için 'Mevlevilik' adıyla bir
tarikat kurduğunu ve semayı da sistemli bir hale getirerek
kurumsallastırmıştır.İşte bu tarihten itibaren de Mevlevi olmak
isteyenlerin mecburi öğrenmeleri gereken bir usul olarak tarihte
yerini alan sema, 15. yüzyılda Mevleviliğin yapılanması çercevesinde
yeniden şekillendirildikten sonra bugünkü şekliyle ortaya çıkmıştır.
(Kaynak: Selçuk Üniversitesi Mevlana Araştırma ve Uygulama Merkezi
Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler, AA muhabirine yaptığı
açıklamadan)

Aslında toplum olarak Mevlana hakkında çok az şey biliyoruz. TRT
tarafından hazırlanan aşağıdaki belgesel bu anlamdagüzel bir çalışma:
http://www.trt.net.tr/wwwtrt/marketdevam.aspx?urunid=132
Ancak yine de bu belgesel de bazı hatalar yapılmış...Sadece fikirlere odaklanmak gerekir bence...

Son olarak sema gösterileri ile Tasavvufu yorumlamaya calışmak doğru değil. Tasavvuf da müzik v.b. de yoktur. Bu Türkiye'de bir müzik çeşidinin adı olmuştur.Tasavvuf'da "Allah", "La ilahe illallah" sozleri ile Allah'ı devamlı olarak anmak yani zikir vardır.Zikir kişinin hem Allah hem de kendi ile ilgili bilgi edinmesinde bir anahtar olarak kullanılır.

Tasavvuf

Tasavvuf İslam'ın kalbinde yatar; onun deruni boyutudur. O Allah'ın yaktığı bir lamba gibidir, Müslümanlardan sayısız ruhu ve çok sayıda nesli ışığıyla aydınlatan ve kıyamete kadar da aydınlatacak olan bir lamba. Islâm tarihi boyunca her döneme uygun olmus ve gelecekte de böyle olmaya devam edecek.(Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr)

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=268866

Modern ve entellektüel insanın hayatı sorgulaması maddi/sosyal anlamda doygunluğa ulaşınca kronik duruma gelebilir. Eğer modern insan sorularına gerçek anlamda cevap bulamaz ise yani hayatın anlamını "kendisi" kesf edemezse bugün batılı bir çok ülkede olduğu gibi ruhsal bunalım içine girebiliyor. Bu noktada tasavvuf yardımcı olabilir.

Tasavvufun kökeninde Hinduizmin, Samanizmin ve Orta Asya kökenli bir takım inançlar yoktur. Hiç bir tasavvufi kaynakta referans olarak bu inançların gösterildiğini göremezsiniz. Tasavvuf
ögretisi içinde de Asya kökenli inançlarla benzerlik gösterecek herhangi bir davranış/ibadet v.b. de bulunmaz. Benzerlik iddiası bazı batılı araştırmacıların kendilerince yorumu olabilir ancak...

Tasavvuf ile Asya kökenli inançlarin benzerliği dinlerin, insanların ya da insanların içlerindeki inanma ihtiyacının benzerliği gibidir aslinda. Başka bir açıklama ise dünyaya gönderilen 124 bin Peygamberin aşıladığı fikir ve bilgilerin zaman içinde değişmesi ancak köken itibariyle aynı olmasından dolayı ABD'deki Kızılderelilerden, Amazon yerlilerine, Budistlere, Hrıstiyanlara ve Müslümanlara kadar benzer fikir ve anlayışların var olması da olabilir.

Hayatın anlamı nedir? Ben (insan) kimim? Kendimi nasıl tanırım?Allah kim/ne? Allah'ı nasıl tanırım?Şüpheden nasıl kurtulurum? Evet bu tür soruların cevabını bulmada kullanılabilecek, imani, sadece bir fikir ya da aklı çıkarımdan ziyade bireylerin kendi kendilerine
isbat etmelerine sağlayabilen yöntemlerden biridir tasavvuf. Gerçekten de tasavvuf ile uğraşanlar bilirler elde edilen bilgi ve tecrübeler insanları dünyayı ve
varlıkları daha farklı algılama ve bilme noktasına getirerek farklı bir dünyanın kapısını açabilir.

Tasavvuf'un tanımı tarihi gelişimi v.b. konularda bilgi için

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/weboku.asp?id=809&yid=33&sayfa=13
http://www.zaman.com.tr/?bl=yorumlar&alt=&trh=20060324&hn=268866

Tasavvuf ile ilgili derin araştırmalarda bulunmuş ve Nakşibendi tarikatı içinde de bizzat yaşamış kaynaklardan biri de herkesin daha çok şiirleri ile tanıdığı Necip Fazıl Kısakürek'tir.Kendini ve geçirdiği değişimi "O ve Ben" isimli kitabında anlatan Necip Fazıl Kısakürek tasavvuf içerikli çok sayıda kitap da yazmıştır. http://www.necipfazil.com/eserleri.htm

Tasavvuf hakkında bir kaç güzel kaynak ise;

*Müzekkin Nüfus(Nefisleri ARITICI), Esrefoglu Rumi, Insan Yayınları (Eşrefoğlu Rumi 1500'lü yıllarda yaşamıştır ve Hacı Bayram-ı Veli'nin damadıdır.)

*Tasavvuf Bahçeleri, Necip Fazıl Kısakürek, Büyükdoğu Yayınları

*Miftah'ul Kulub (Kalplerin Anahtarı), Muhammed Nuri Şemseddin
Nakşibendi,Huzur Yayınevi

*Rabıta-i Şerife, Necip Fazıl Kısakürek, Büyükdoğu Yayınları

Tasavvuf eleştirileri için ise aşağıdaki kitaplar okunabilir:

İslam Tasavvufunun Meseleleri, Prof. Dr. Erol Güngör,
Doğru Yolun Sapık Kolları, Büyükdoğu Yayınları, Necip Fazıl Kısakürek

22 Haziran 2007 Cuma

Bir medeniyet inşacısı olarak namaz

İnsan, başta Allah (cc) olmak üzere, ruhu ve bedeniyle birlikte kendisi, en yakınlarından itibaren bütün insanlar ve bütün "tabiî" çevre ile karşılıklı hak ve vazifeler temelinde münasebeti olan bir varlıktır.

Namaz, bu münasebeti, onun üzerinde seyrettiği hak ve vazifeleri bütünüyle ihtiva eden bir ibadettir. Bu özelliğiyle namaz, önce ferdi inşa eder, fakat onu cemaatle kılmak çok daha faziletli, hattâ gerekli olduğu için ferdi toplum içinde inşa eder; bir yandan ferdin ferdîliğini kabul etmekle birlikte, onu toplumun, çevrenin, coğrafyanın bir mensubu, bir parçası olarak da ele alır. İnsanı insan yapan iki temel unsurdan biri, onun sınırlarını bilmesi, hatalarını kabullenip vicdanında itirafla istiğfar edip, kendisine haksızlık yaptığı taraftan da özür dileyebilmesi, diğeri ise, en küçük bir iyiliği bile takdir ve teşekkürle karşılaması, kendisine her zaman iyiliklerin en büyüğünü yapan Cenab-ı Allah'a şükredebilmesidir. Namaz, baştan sona hem muhasebe, murakabe, yani kişinin kendisini sorgulaması ve dolayısıyla istiğfar, günahlardan arınma kurnasıdır; hem de yine baştan sona şükürdür, hamddir. Namaz, taşıdığı manâ ve muhteva çerçevesinde hakkıyla yerine getirildiği zaman kişiyi bütün kötülüklerden ve günahlardan alıkoyduğu, en azından derece derece bu yola sevk ettiği, onda potansiyel insan olmaktan gerçek insan olma seviyesine yükselme duygu ve azmi uyardığı gibi, onu hak ve hukuka riayet, vazifeye bağlılık, bütün aczi, fakrı, faniliği ve eğitim-öğretime muhtaçlığı ile nefsini tanıyıp, bu tanımanın aynasında Cenab-ı Allah'ın (cc) sonsuz kudretini, ğınasını, ebedîliğini, ilmini ve "ahlâk"ını yansıtma gibi en üstün faziletlerle donanmaya da yöneltir.
Namaz, Allah'a karşı eda edilmesi gereken bir borç, bir ibadet olmasının yanı sıra, bedenin ruh, ruhun beden, yani insanın kendi üzerindeki hakkını eda etmesidir de. Dolayısıyla namaz kılmayan, her bakımdan kendisine zulmetmiş olur. "Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: güzel koku, saliha kadın ve gözümün nuru namaz." buyuran Allah Rasûlü (sas), bu üçünü bir arada anmakla çok önemli gerçeklere işarette bulunmuştur. Meleklerin gıdası olan gerçek güzel koku, melekleşmiş ruhların da gıdasıdır. Cennet'te kadınlar için erkeklerden çok erkekler için kadınların nimet olarak zikredilmesi, aslında taşıdığı ruhla saliha kadının güzel koku gibi ruhu beslediği, dünyada evi cennete çeviren bir ruh, (onunla aynı kökten gelen) rayiha (güzel koku, misk ü anber) olduğu gerçeğidir. Hadis-i şerifte namaz ve güzel kokuyla birlikte anılması da, kadının gerçekten ne manâ ifade ettiği, ne manâ ifade etmesi gerektiğini göstermektedir. Ve göz nuru namaz, insanı ruhen en fazla besleyen bir azık, doygun bir ruhun beden üzerindeki tesiriyle de, bedenin sıhhati adına en önemli bir faktördür.

Ferdi her bakımdan inşa eden namaz, cemaatle kılınan bir ibadet olarak toplumu da inşa eder. Aynı mahallede yaşayanları beş vakitte, aynı şehirde oturanları haftada bir, hem de en üst seviyedeki idarecileriyle bir araya getirdiği, insanlarda ruhî ittifakı gerçekleştirip, ittifak etmiş ruhların gücünü taşıdığı gibi, toplumsal şiar olan ezanı ve inşaına sebep olduğu camilerle, topluma, ülkeye, toprağa semavîlik mührü vurur ve toplumu da, ülkeyi de, arzı da semavîleştirir. Fert ve toplum hayatına düzen getirir; ferde ve topluma gerçekte takip edilmesi gereken takvimi sunar. Toplum, caminin, dolayısıyla namazın etrafında, Allah'ın "eli altında" bütünleşir; arz ve semâ namazla iç içe girdiği gibi, namazla bütün kâinatın yekpare bütünlüğü idrak edilir.

Namaz, sürekli terakki merdivenidir de; yani sürekli miraçtır. Dolayısıyla namaz, her vakit yeniden duyulmalı, idrak edilmeli ve yaşanmalıdır. Kişinin namaza verdiği önem ve onu edadaki dikkati, onun insan olma niyet ve cehdinin derecesini de ortaya koyar. İns ve cin şeytanlarının namaza, camiye, ezana düşman olması asla boşuna değildir. Çünkü şeytan, kişi ile Allah'a yakınlığı nisbetinde uğraşır ve insan için en büyük değerlere en fazla düşmanlık besler.


Kaynak: ALİ ÜNAL http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=554575#

20 Haziran 2007 Çarşamba

İmam-ı Azam Ebu Hanife

Birinci Hicri Asrın sekseninci yılında doğup İkinci Asrın tam yarısında göçen Numan Bin Sabit (Ebu Hanife) Hazretleri...

Ruh Feyzi: Kendisi zahir perdesinde tecelliye memur olduğu için büyük veli Maruf Kerhi Hazretlerinden devşirdiği iç feyzi peçeleyen ve bu feyz temeli üzerinde zahir sarayının en satvetli abidesini yükselten büyük imam... Bir gece kandilleri sönmek üzere bir mescide girip mihraba karşı diz üstü oturduğu zaman onu gören cami görevlisi kandillere yağ doldurmak için koşarken büyük imamın bir işaretiyle bu işten vazgeçti ve sabah namazı vakti, Ebu Hanife Hazretlerini, aynı noktada, aynı vaziyette, kandilleri de ağızlanna kadar yağ dolu, pırıldarken gördü ve «kimseye bir şey söyleme!» emrini aldı. Gizli keramet ve «velayet»...

İlim ve Takva: 30 yıl yatsı namazı abdestiyle erişilen sabah namazı, iki günde bir hatim hesabına girecek miktarda Kur'ana sarılış, hafızasında ve yüreğinde yazılı yüzbinlerce Hadis, Kabede kıldığı iki rekat namazı bütün bir hatimle tamamlayış ve gaiblerden gelen müjde sayhası...

Haşyet ve Riayet: Borçlusunun kapısında beklerken gölgede duramayacak kadar faiz ihtimali korkusu ve 1 dirhemlik kirine kadar cevaz fetvası verdiği gömleğini saatlerce suda çitileyişi...
Soranlara da karşılığı: «O fetva, bu takva!..»


Müsamaha ve Rahmet : Dilinin altında ve hançerinin ucunda, Allah ile Resulünü doğrulayıcı en küçük manaya bile iman gözüyle bakasıya, bir adamın eğilmeden ve secdeye varmadan namaz kıldığını söyleyenlere: -«sakın, kıldığı cenaze namazı olmasın!» diyesiye bir müsamaha ve rahmet tevili...

Müşahede ve Teşhis: Sokakta şaşkın şaşkın yürüyen ve etrafını heceleyen bir adam görüyor. Bu adam biraz ilerideki meydancıkta oynayan çocuklara doğru ilerliyor. Onlara sevgi gösteriyor ve elini heybesine atıyor. Daha heybeden ne çıkacağı belli olmadan, bu üç alamet karşısında İmam-ı Azam'ın teşhisi:

- Bu adam bu diyarın garibidir, mesleği Öğretmenliktir ve
heybesinde tatlı şeyler saklamaktadır.
Ayniyle dediği gibi çıkıyor.

Zeka ve Mantık: Onu kadılar kadısı yapmakta ısrar gösteren halifeye cevabı:
- Size diyorum ki, ben bu makama layık değilim. Ya doğru söylüyorum, yahut yalan... Doğru söylüyorsam demek layık değilim, yakamı bırakın! Yalan söylüyorsam, yalancı kaza makamına getirilemez; yine bırakın!

Ve Allah'ın öncesi olmak gerektiğini savunan birine karşılığı:

- «Bir»in öncesi nedir?

Tevazu ve Hikmet: Çıraklarının İbrahim Ethem Hazretlerini küçümsemesi üzerine sözü:
- 0, Allahın zatiyle meşgul bizse bu işin dedikodusuyle...

Ahlak ve Samimiyet: "Halka vaaz ver, kölelerini azad
etsinler! "Diyen bir köleye mukabelesi:

- Bana bir iki gün müsaade et; böyle bir nasihatte bulunabilmek için benim de bir köle satıp alıp azad etmem gerekir. Bir köle satın alayım da vaaz kürsüsüne öyle geçeyim!

Sadakat ve Fedakarlık: Fetva makamını kabul etmediği için zindanda sürünüşü, kırbaç altında ezilişi ve o yüzden dünyaya veda edişi...

Vecd ve Aşk: Ve nihayet herbiri öbürünü içinde taşıyan bu faziletlerin ana mayası halinde ve tek tek hepsini kuşatıcı bir vecd ve aşk seciyesi...
Daha nice hesaba sığmaz nevileri içinde saydığımız bu dokuz haslet ve fazilet öbür mezhep imamlannda da tamamdır, hiçbirinin öbürüne karşı yüceltici tavnndan başka alçaltıcı bir edası yoktur; ve ululuklarının menkıbelerini uzun uzun göstermeye bu eserin hedefi müsait değildir.
İkinci ve Üçüncü Hicri Asırlarda eserlerini veren bu imamlar, kısılmaya yüz tutmuş vecd ve aşkın gölgelediği loşluk içinde İslam ölçülerini bütün saffet ve asliyetiyle nakış nakış meydana çıkardılar ve akıl hezeyaniyle, hezeyan aklı cereyanlanna karşı nirengi noktalarını diktiler...

Kaynak: Necip Fazıl Kısakürek

8 Haziran 2007 Cuma

Risale-i Nur Külliyatı

Risale-i Nur Külliyatı olarak bilinen ve bugün dünyanın birçok yerinde büyük bir ilgiyle okunan kitaplar, 1876-1960 yılları arasında yaşamış, Bitlis’de Nurs köyünde doğmuş, büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursî hazretleri tarafından yazılmıştır. Risale-i Nur Külliyatı Kur’an ve hadisler doğrultusunda günümüz problemlerini ve çözüm yollarını göstermiş, İslam dinini tebliğ ve anlatma noktasında büyük bir vazife üstlenmiştir. Onun, peygamber efendimizin “Alimler peygamberlerin varisleridir” hadisi şerifinde ifade edilen alimlerden olduğuna hiçkimsenin kuşkusu yoktur.

Bediüzzaman hazretlerinin külliyatının en başta gelen fonksiyonu Allah’ı tanıtmaktır. Örneğin şöyle der:

“O’nu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır.
O’nu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.”
(Meyve Risalesinden Altıncı Mesele)



Burada “O” zamiriyle kastedilen Allah’tır. İnsanın Allah’ı bilmesinin ne büyük nimet olduğu anlatılmaktadır.(Dinimizde Allah’ı tanımaya marifet veya marifetullah denilir.)

Risale-i Nur’un Birinci Sözü ise, hem Besmeleyle dairdir, hem de Besmelenin ‘be’ sindeki bu inceleğe riayet etmekten geri kalmaz(1):

Birinci Söz
Bismillâh her hayrın başıdır.
Biz dahi başta ona başlarız.
Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslam nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanidir.” (Vird-i zebani : Devamlı okunan zikirdir. Allah’ın bütün varlıklar tarafından devamlı zikredildiğinin ifadesidir.)




Bediüzzaman’ın başka bir sözü:




“Sizdeki gençlik kat’iyyen gidecek. Eğer siz daire-i meşrûada kalmazsanız; o gençlik zâyi olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiyye ile, o gençlik nîmetine karşı bir şükür olarak, iffet ve namusluluk ve taatte sarfetseniz, o gençlik mânen bâki kalacak.Ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.” (Gençlik Rehberi)

Risale-i Nur Külliyatının baskı ve dağıtımını yapan kuruluşlar :
Nesil Basım Yayın http://www.nesil.com.tr
Sözler Yayınevi http://www.sozler.com.tr
Yeni Asya Neşriyat http://www.yeniasya.org.tr/
İhlas Nur Neşriyat
Envar Neşriyat http://www.envarnesriyat.com.tr/
Tenvir Neşriyat http://www.tenvirnesriyat.com/
-------------------------------------------------
* Dikkat: Risale-i Nur okurken yanınızda Risale-i Nur için özel hazırlanmış sözlük (lügatçe) bulundurmayı unutmayın!. Örneğin; Mehmed Paksu, “Cep Lügati”, Nesil Yayınları.
* Risaler ile ilgili hazırlanmış güzel bir web sayfası: http://www.nur.org/
* (1)Senai Demirci, “Risale Düşünceleri” , Zafer Yayınları



Beşinci Mesele:

Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem




sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.
Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.(1)
--------------------------------------------------
* Hayat-ı ebediye :Ahiret hayatı, sonsuz hayat
* Hayat-ı dünyeviye :Dünya hayatı
* Mâlâyâni : Manasız, faydasız, boş şey
* Teklif-i mâlâyutak :Ağır ve güç yetirilemeyen isteme, teklif etme
* Saadet-i ebediyeye :Cennet hayatı; ebedi mutluluk
* Müdebbiri :Evvelden düşünüp işleri ona göre ayarlayan; planla idare eden
* (1) (Mektubat Mecmuası, Risale-i Nur Külliyatından, Bediüzzaman Said Nursî)




BEŞİNCİ DEVÂ

Bediüzzaman Said Nursî’ye hasta gençler gelip, ondan dua etmesini isterlermiş. Onun bu konudaki sözleri:
“Ey maraza müptelâ hasta! Bu zamanda tecrübemle kanaatim gelmiştir ki, hastalık bazılara bir ihsan-ı İlâhîdir, bir hediye-i Rahmânîdir. Bu sekiz dokuz senedir, liyakatsiz olduğum halde, bazı genç zatlar hastalık münasebetiyle dua için benimle görüştüler. Dikkat ettim ki: Hangi hastalıklı genci gördüm; sair gençlere nispeten âhiretini düşünmeye başlıyor. Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet içindeki hayvânî hevesattan bir derece kendini kurtarıyor. Ben de bakıyordum, onların tahammül dahilindeki hastalıklarını bir ihsan-ı İlâhî olduğunu ihtar ederdim. Derdim ki:
"Kardeşim, senin bu hastalığının aleyhinde değilim. Hastalık için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki, dua edeyim. Hastalık seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış. Ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra, Hâlık-ı Rahîm inşaallah sana şifa verir."
Hem derdim: "Senin bir kısım emsalin sıhhat belâsıyla gaflete düşüp, namazı terk edip, kabri düşünmeyip, Allah'ı unutup, bir saatlik hayat-ı dünyeviyenin zâhirî keyfiyle hadsiz bir hayat-ı ebediyesini sarsar, zedeler, belki de harap eder. Sen hastalık gözüyle, herhalde gideceğin bir menzilin olan kabrini ve daha arkasında uhrevî menzilleri görürsün ve onlara göre davranıyorsun. Demek senin için hastalık bir sıhhattir; bir kısım emsalindeki sıhhat bir hastalıktır.”(1)
------------------------------------------------------------------------
* Maraz :Hastalık, bela, illet
* Liyakat :Layık olmak, ehliyet… Liyakatsız ise liyakatın olumsuzu
* Zâhirî keyf :Zevk gibi görünen
* Hayat-ı dünyevi :Dünya hayatı
* Uhrevî :Ahirete dair, öteki dünyaya ait
* Hâlık-ı Rahîm :Sonsuz şefkat sahibi her şeyi yoktan yaratan Allah
* İhsan-ı İlâhî :Allah’tan gelen iyilikler, bağışlar
* (1) (Lem’alar Mecmuası, Risale-i Nur Külliyatından, Bediüzzaman Said Nursî)


Dördüncü Söz








Namaz, ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır, hem namazsız adam ne kadar divane ve zararlı olduğunu, iki kere iki dört eder derecesinde kat'i anlamak istersen ; şu temsili hikayeciğe bak, gör:
Bir zaman, bir büyük hâkim, iki hizmetkarını – her birisine yirmi dört altın verip - iki ay uzaklıkta, has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki:
"Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lazım bazı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır; hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem teyyare bulunur. Sermayeye göre binilir."
İki hizmetkar ders aldıkdan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat, o masraf içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermayesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkar bedbaht, serseri olduğundan, istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara mumara verip zayi eder. Bir tek altını kalır. Arkadaşı ona der:
"Yahu, şu liranı bir bilete ver. Tâ, bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de teyyareye bindirirler. Bir günde mahall-i ikametimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun."
Acaba, şu adam inat edip, o tek lirasını bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, muvakkat bir lezzet için sefahete sarf etse; gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?
İşte ey namazsız adam! Ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim!
O hâkim ise; Rabbimiz, Halıkımızdır.
O iki hizmetkar yolcu ise; biri mütedeyyin, namazını şevk ile kılar; diğeri gafil, namazsız insanlardır.
O yirmi dört altın ise, yirmi dört saat her gündeki ömürdür.
O has çiftlik ise, Cennettir.
O istasyon ise, kabirdir.
O seyahat ise; kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre o uzun yolu mütefâvit derecede katederler. Bir kısım ehl-i takvâ, berk gibi, bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da, hayal gibi, elli bin senelik bir mesafeyi bir günde kateder. Kur'an-ı Azimüşşan şu hakikate iki âyetiyle işaret eder.
O bilet ise namazdır. Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir. Acaba, yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayat-ı ebediyeye birtek saatini sarf etmeyen ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilaf-ı akıl hareket eder! Zira, bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabul ederse - halbuki, kazanç ihtimali binde birdir - sonra yirmi dörtten bir malını yüzde doksan dokuz ihtimal ile kazancı musaddak bir hazine-i ebediyeye vermemek, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?
Halbuki, namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem, cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem, namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır. Bu sûrette bütün sermaye-i ömrünü âhirete mal edebilir. Fânî ömrünü bir cihette ibkà eder. (1)

------------------------------------------------------------------------
* Ehl-i takvâ : Allah’tan korkan, günahtan kaçınan kimse
* Takvâ : Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçmak, ibadette ise dikkatli ve düzenli olmaktır.
* Hilaf-ı akıl : Akla ters
* Musaddak : Tasdik olunmuş, doğrulanan
* Hayat-ı dünyeviye :Dünya hayatı
* Mütefâvit : Çeşitli farklı
* Hazine-i ebediyeye :Cennet,ebedi hazine
* İbkà :Ayakta tutma, devam ettirme, sonsuzlaştırma
* Cihet : Yön, taraf, sebeb, bahane
* Sermaye-i ömür :Ömür sermayesi
* (1) (Sözler, Risale-i Nur Külliyatından,Bediüzzaman Said Nursî)
* Mübâyaa : Satın almak
* Kerim :İkram ve ihsanı bol olan Allah
* Mütedeyyin :Dindar
* Gafil :Dikkatsiz, uyanık olmayan; iyi düşünmeyen
* Haşr :Yeniden dirilmek; ikinci diriliş
* Mübah : Günahı ya da sevabı olmayan yeme, içme ve yürüme gibi günlük işler